![]() |
|
|||||||
< Submit Thread |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#21 (permalink) |
|
Kalıcı
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Mesajlar: 578
|
ÇİFTÇİ
Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile, işçi, sanatkar, esnaf ile konuşur; memleketin derdini arar bulur, meclise getirir, milletvekillerinden, bakanlardan hesap sorardı. İşte böyle yurt gezilerinden birinde Orta Anadolu’da tarlasında çift süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır. - Kolay gele, bereketli ola ağa. - Allah razı olsun bey - Hayrola ağa, öküzün teki ne oldu? - Devlete borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik. - Sağlık olsun ağa, diyerek konuşmasını kısa kesmiştir. Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk’ün yanındakiler, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Emir Subayı Resuhi Bey, daha birkaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok’u yanına çağırdı. -Salih, yarın sabah git, Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de. Ertesi gün Salih Bozok, Halil Ağa’yı bulmuş Atatürk’ün yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak: -“Buyur Halil Ağa, deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağa’ya dönerek: -Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha, demişti. Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak, İsmet Paşa ve Şükrü Kaya’ya dönerek: -Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız, gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz. Halil Ağa: -Sen Atatürk Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim, diye yalvaracak oldu. -Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın, diye Halil Ağa’yı ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk Köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır |
|
|
|
|
|
#22 (permalink) |
|
Kalıcı
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Mesajlar: 578
|
ŞEHZADE
1921 Haziran’ında Ankara’daki Milli Devlet, Birinci ve İkinci İnönü Zaferlerini kazanmış, İngiltere ve Fransa ile görüşmeler yapılmış; varlığını bütün dünyaya tanıtmış bulunuyordu. O zamana kadar saltanatı kurtarmak için düşmana yaranmak ve bu amaçla Türk milletinin zincire vurulmasına bile razı olmaktan başka çare görmeyen padişah şüpheye düştü: -Ya milli hükümet bu davayı kazanırsa? O zaman Osmanlı sülalesi suçlu görülmeyecek mi? Her ihtimale karşı bir şehzadeyi Anadolu’ya yollamalı, Milli Mücadele’de Osmanlı sülalesinin de payı olduğunu iddiaya hak kazanmalı!... Veliaht Mecit Efendi’nin oğlu Şehzade Faruk, bir vapura bindirildi; İstanbul’la Ankara arasında en kısa yolun başlangıcı olan İnebolu’ya gönderildi. İleriyi göremeyenler için bir şehzadenin Ankara’ya gelmesi, Türk milletinin hiç olmazsa manevi kuvvetini artırırdı; halbuki saltanat en büyük bela idi. Şehzadenin geldiği Ankara’ya bildirildi; ne yapılacağı soruldu. İçişleri Bakanı şu emri verdi: -Şehzadeyi, layık olduğu tören ve saygıyla İnebolu’ya çıkarınız! Şehzade Faruk, Anadolu toprağına ayak bastı; onun şerefine İnebolu kasabası bayraklarla donatıldı; her tarafta şenlik havası vardI Atatürk bunları öğrenince tehlikeyi sezdi; hükümet adına verilmiş ve uygulanmış olan emre rağmen kendi imzasıyla İnebolu’ya şu telgrafı çektirdi: “Şehzadenin hemen vapura bindirilerek İstanbul’a geri gönderilmesi” Bu telgraf, mevcut tehlikeyi göremeyen ile ufkun ötesini görenin farkıydı. |
|
|
|
|
|
#23 (permalink) |
|
Kalıcı
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Mesajlar: 578
|
SIĞIRTMAÇ MUSTAFA
Atatürk tarafından 1929 yılında himaye altına alınıp okutulan Yalovalı sığırtmaç Mustafa anlatıyor: “O zaman daha sekiz yaşında idim. 1929 yılının yaz ayları içinde (15 Eylül) bir gündü... Sığırları otlata otlata çiftliğe geliyordum. Derken, uzakta yirmi kadar atlı belirdi... En öndeki atlı bana doğru geliyordu. Yaklaşınca atından indi; çiftliğe nereden gidildiğini soruyordu. Elimle işaret ettim: -Siz, yanlış yoldan gelmişsiniz... Çiftliğin yolu, şuradadır! Bu atlı, benden adımı öğrenmek istedi: - Mustafa! diye cevap verince gülümsedi: - Benim de adım Mustafa... Demek adaşız! Sonra birdenbire: -Gazi’yi tanır mısın? diye sordu. -Tanımam! dedim. -Onu sever misin? -Severim! |
|
|
|
|
|
#24 (permalink) |
|
Kalıcı
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Mesajlar: 578
|
-Niçin seversin?
-Paşa olduğu için severim! Tekrar gülmeye başladı. Ben, cılız, çelimsiz, hasta bir çocuktum.“Bu adam, benimle eğleniyor galiba...” dedim. Fakat o, sorgularının arkasını kesmiyordu; bir aralık sordu: -Sen, ne iş görürsün? -İşte şu gördüğün sığırları güderim! -Ne kazanırsın? -Ayda üç lira... -Peki, söyle bana, ayda üç lira, senede kaç lira eder?.. Kendisinin ve yanındakilerin yardımıyla, ayda üç liranın bir senede ne ettiğini hesaplayarak cevap verdim: -Otuz altı lira eder! -Sana bu otuz altı lirayı versem, ne yaparsın? -Hiç!...Almam ki... -Neden almıyorsun? -Otuz altı lira çok para... Sonra biraz düşünerek ekledim: -Neden aldın?diye sorarlar... Tanımadığım yolcu, tekrar gülümseyerek: -Aferin oğlum, dedi, böyle olmalı... Fakat, bu parayı yol gösterdiğin için veriyorum sana! Kimse bir şey demez! Hâlâ benimle alay edildiğini sanıyordum. Otuz altı lirayı kabul etmeye bir şartla razı oldum. Yolda yemek için getirdiğim yarım okka kadar ceviz vardı: -Bu cevizleri alırsan, ben de senin paranı alırım! dedim. O, bana bir avuç para verdi, ben ona bir avuç ceviz verdim. Böylece ödeşmiş olduk. Ayrılacağı sırada, tekrar adımı sordu: -Mustafa, dedim. -Benimki de Mustafa, ama, dedi, yanında “Kemal”i var. Mustafa ile Kemal, bir araya gelirse ne olur?.. Küçük kafamın içi, birdenbire karıştı. İlk defa olarak kendime: -Sakın, dedim, bu atlı; Mustafa Kemal Paşa olmasın?... Sonra etrafındakilerin ona karşı gösterdikleri saygılı hareketleri hatırlayarak; kararımı verdim -Odur!...Odur!...Gazi Paşadır! Ama, kendisine onu tanıdığımı belli etmedim. Giderken sordu: -Beni, başka bir yerde görsen tanır mısın?.. Başımı salladım: -Tanımaz mıyım ya... Sen Gazi Mustafa Kemal Paşasın! Hayvanlarını dörtnala sürüp gittiler. Ben de sığırlarımı alarak çiftliğe döndüm. Ertesi gün(16 Eylül) kaplıcalara çağırdılar. Kapıdan içeri girince, hiç şaşalamadım. Hemen gidip elini öptüm: -Mustafa... dedi, seni çiftliğime kâhya yapacağım! İster misin?.. Sordum: -Kâhya ne demek? -Çobanların en büyüğü odur! Cevap vermedim. O tekrar sordu: -Kâhyalık işi için ayda dört lira versem yetişir mi? -Siz bilirsiniz! dedim. Gülümsedi. -Hayır,Mustafa... Seni kâhya yapmayacağım, mektebe göndereceğim. Orada okuyup yazma öğreneceksin!Sevindim: -Mektebe gönderiniz!...Bu, daha iyi ... dedim. Aradan yirmi dört saat geçmeden kendimi Şişli’deki Himaye-i Etfal (Çocuk) Hastahanesinde bulmuştum. Bana, orada çok güzel bakıyorlardı. Dört ay içinde tanınmayacak kadar değiştim. Yüzümün sarılığı kayboldu, iştahım geldi. Bir gece yarısı hiç unutmam, hastahaneye gelmişti (21/22 Eylül). Doğruca benim yattığım odaya girdi. Onu görünce şaşırmıştım. Ayağa kalkmak istedim. Atatürk eli ile engel oldu: -Sen ayağa kalkmayı bırak da, buradan nasıl çıkacağını düşün! diye gülümsedi. <br> Sonra: -Hani, dedi, seninle pazarlığa girişmiştik, dört lira aylığa razı olmuştun!Şimdi ver bakalım hastahane paralarını... Küçüktüm, sığırtmaçtım. Ama, şaka ettiğini anlamıştım: - Sen koskoca Gazi Paşasın. Elbette hastahane parasını da verirsin! dedim. Hastahaneden çıktıktan sonra Atatürk, beni gene aratarak,Beşiktaş’ta 19’uncu İlk Mektebe yazdırdı. Beşiktaş’daki okula bir yıl kadar devam ettikten sonra Atatürk, beni Maçka’daki Fevziye Lisesine yazdırdı. Lisenin dokuzuncu sınıfında iken, imtihan vererek Kuleli Askerî Lisesine geçtim.” |
|
|
|
|
|
#25 (permalink) |
|
Kalıcı
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Mesajlar: 578
|
ATA nın Önsezileri
Atatürk'ün büyük bir önsezi yeteneği olduğunu, 1932 yılında Amerikalı general Mc Arthur ile yaptığı görüşmede kendisine: -Almanlar kendilerini siyasi bir akıma kaptırırlarsa 1940-1945 yılları arasında savaşırlar.Bu savaş çok kanlı olur, ancak Amerika müdahale ederse biter, bu savaşın esas galibi ise Rusya olur, dediğini, 1907 yılında bu günkü Türkiye haritasının nerede ise (Musul ve Kerkük hariç) aynısını çizdiğini, Çanakkale Savaşı’ndan 2 ay önce İngiliz ve Fransızların saldıracakları noktayı söylediğini, 1936 yılında -60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak, dediğini, biliyor muydunuz |
|
|
|
|
|
#26 (permalink) |
|
Kalıcı
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Mesajlar: 578
|
Mustafa Kemal ATATÜRK, Çanakkale Savaşlarında Türk askerinin manevi gücünü ve kahramanlığını şöyle dile getirmiştir:
-Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler onların yerini alıyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler Kuran-ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebeleri'ni kazandıran bu yüksek ruhtur |
|
|
|
|
|
#27 (permalink) |
|
Kalıcı
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Mesajlar: 578
|
Geçmiş Olsun
Yugoslavya Kralı Alexander Atatürk’ü ziyarete gelmişti. Atatürk kralla odalarına çıkarlarken, Kral Alexander: -Size bir sırrımı söyleyeceğim, dedi. Biraz sonra misafir odasında koltuklara oturdular. Kral: -Eğer, bazı Avrupa devletlerinin vaadlerine inanmış olsaydık, Yunanlıların yerine Anadolu’ya biz çıkacaktık... Atatürk gülerek Kralın elini sıktıktan sonra: -Geçmiş olsun Kral Hazretleri! Dedi. |
|
|
|
|
|
#28 (permalink) |
|
Kalıcı
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Mesajlar: 578
|
Var Ol
Atatürk Milli Mücadele’nin buhranlı günlerinde, Ankara civarında yaptığı bir gezintiden dönerken, yolda sarıklı bir hocaya rast gelmişti. Konuşurken, üstlerinden geçen uçağı göstererek, sordu: -Hocam, bu uçak nasıl uçuyor? -Ne bileyim ben?.. Öğretmediler ki bize? -Peki, sen ne bilirsin? -Ne mi bilirim? Bu uçağa bin dersin, binerim, oradan kendini aşağı at, dersin atarım... İşte ben bunu bilirim ama, bunu da senden öğrendim, Paşam!<br> Mustafa Kemal, bu söz üzerine, yaşaran gözlerini hocadan ayırmadan:<br> -Var ol hoca!.. Ama, şunu da bil ki, ben de senin gibiyim... Ben de, milletin hiçbir arzusunu, hiçbir istediğini, hayatım pahasına da olsa, yapmamazlık edemem!.. diyebilmişti |
|
|
|
|
|
#29 (permalink) |
|
Kalıcı
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Mesajlar: 578
|
Ayrıcalık ..?
Atatürk, bir sabah Florya’dan Dolmabahçe Sarayı’na dönüyor. Yeşilköy İstasyonu’nun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve başyavere: -Sorunuz, tren var mı? diye emir veriyor. O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir. Hep birlikte otomobilden inip emrindekilerle birlikte trene biniyor. Karar ani verildiği ve uygulandığı için, bu trene biniş hemen hemen kimsenin dikkatini çekmiyor. Bir süre sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör, Ata’nın bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor: -Görevini yap!.. (Emrindekileri göstererek) Bu efendilere niçin bilet sormuyorsun? Emrindekiler cevap veriyor: -Paşam biz milletvekiliyiz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz!. Ata hayretle: -Bu ayrıcalığı hiç beğenmedim, diyor. Çok ayıp ve acayip bir usul. Çok güzel halkçılık!. |
|
|
|